Düşünce Gücünü Kullanmak Mümkün müdür?

Gittiğiniz bir özel davette yeni çevrenizde ki insanlar ne kadar göz alıcı bir güzelliğe sahip olduğunuzu söylediği gece hiç sıkıntı yaşadınız mı sağlık açısından? Ya da size hediye edilen estetik bir vazoyu, arkadaşlarınıza gösterdiğinizde bir anda düşüp kırıldığı oldu mu?  Ya da yeni doğan küçük bir çocuk, hastalığa yakalandığında “üzerinde göz varmış” dendiğiniz duydunuz mu?

         Bu tür hadiselere bir çoğumuz şahit olmuşuzdur. Halk dilinde nazara gelmek olarak isimlendirilen bu hadiselere bilim; psiko – kinezi demiştir. En kısa tabiri ile, canlı veya cansız varlıkların, zihin gücü ile kontrole alınması veya kontrolden çıkarılması yöntemidir. Tıp biliminin kurusu isimlerinden İbn-i Sina, insanın zihni ile canlı ve cansız varlıkların pozisyonunu ve hatta mahiyetini değiştirecek bir güce sahip olduğunu söylemiştir. Peki bu nasıl bir güçtür ki, sadece zihin ile yapılabilmektedir? Düşünce gücü ile, insanlar neler yapar, gelin bu soruların cevabını, gelin beraber bulalım.

Bir insan beyni yaklaşık 2 kilogram ağırlığındadır. Bir insan ağırlığının yüzde ikisini kaplarken; vücudumuzun harcadığı enerjinin yüzde 25’ini harcar. Hatta vücudumuzda ki oksijen kullanımının yine %25’i direk beyin hücrelerinde kullanılmaktadır.

Bu kadar küçük bir yer kaplamasına rağmen, vücut enerjisini ve oksijen kullanımını bu denli yüksek tutmaktadır. Çünkü beyin, diğer organlara nazaran, hiç durmadan çalışmaktadır. Kalbimize atmayı, midemize eritmeyi, kanımıza akmayı, kontrol etmektedir. Hatta biz uyurken dahi, kulağımıza gelen sesleri algılamaktadır. Bu yüzden bir çok fonetik uzmanları, insanların yabancı dil çalışmaları için önemli bir teknik olarak; geceleri uyurken diyalog dinlemeyi tavsiye ederler. Çünkü vücudumuz uyurken kulağımız o sesleri duyar. Bilincimiz o sesleri algılamasa dahi, bilinçaltımız algılar, bilgi sarayına depolar. Ve bir gün o sesin aynı fonetik dalgalarını, bir rüyamızda karşımıza çıkarır.

 Nörologlar, beyni incelerken, çalışma sisteminin, düzenli elektrik dalgaları ile gerçekleştiğini söylerler. Bu düzenli elektrik dalgalarını, sinir telleri sağlamaktadır. Tırnak etimizin en ufak noktasından, saç telimize kadar, birbiri ile temas etmeyen, herhangi bir aksaklığa neden olmayan sinir telleri vardır. Ayak serçe parmağımızı bir yere kıstırınca direk canımız yanar. Oysa biz, ki ayak serçe parmağımızda kemik ve etin ezilerek, sinirlere basınç uygulaması; ve sinirlerin elektrik dalgalarıyla beyne sinyal göndermesi sonucu acıyı hissederiz. Veya kartopu savaşı oynarken, yüzümüze gelecek kartopunu görerek; kollarımızı başımıza siper etmek, beynin refleksif çalışmasıdır.

         Fizikçiler, insanın yaptığı her hareketin, çevreye bir enerji yaydığını söylemektedir. Fakat sadece yaptığımız hareketler değil, düşüncelerimiz de çevreye enerji yaymaktadır. Kuantum fiziğinin kurucusu Albert Einstein, “evrenin bir enerjiden oluştuğu ve içeriden bağımsız bir dışarının olmadığı” tezi, Kuantum Felsefesinin temellerini atmıştır. Kuantum felsefesine göre evrende ki herşey, ve hatta düşüncelerimiz dahi bir güçtür. Bir durum hakkında pozitif düşünmek, bizi başarıya götürebilir. Hatta duygusal olarak hoşlandığımız birinin sürekli aklımıza gelerek, onu düşünmeye başlamamız; aynı zamanda onun da bizi düşünmesiyle alakalıdır der Kuantum Felsefecileri. Bu yüzden birinden hoşlanırsanız sürekli onu düşünün ve onun da sizi düşünmesini sağlayın. İbni Sina’nın da bahsettiği; insanın zihni ile canlı ve cansız varlıkların pozisyonunu ve hatta mahiyetini değiştirecek bir güç, aslında düşüncedir.İbni Sina’dan yüzlerce yıl sonra, psikoloji alanında araştırma yapan Dr. Sitkovsky’de aynı teoriyi savunmuş ve hatta bazı insanların düşünce gücünü enerjiye çevirmelerinin diğer insanlara göre daha etkili olduğunu söylemiştir. Peki ya düşünce, nasıl enerjiye dönüşür?

Düşüncenin enerjiye dönüşümünün iki ana kaynak vardır. Birincisi, hissedilen herşeyi algılayan, düşüncenin, karakterin, davranış ve duyguların ana merkezi “beyin”dir. İkin­ci­si ise, beş du­yu or­ga­nın­dan bi­ri olan, bin­ler­ce de­fa ge­ri­li­me ge­çen ve her de­fa­sın­da bey­ne me­saj­lar yol­la­yan kişinin, dünyaya açılan penceresi, her türlü iyi ve kötü düşüncenin çıkış noktası kabul edilen, “gözler”dir.

Hiç kalabalık bir grupta konuşma yapmaya çalıştınız mı? Ve bu esnada tüm gözlerin dikkatle üzerinizde olması, sizleri rahatsız etti mi? Cevabınız evet ise bunun cevabı konumuzun içinde. Toplulukta ki insanların beyinleri o esnada sizler hakkında düşünmeye başlar ve bunu bir güce dönüştürür. Bu gücü dalgalar halinde gözlerinden çıkarırlar. Ama hedefte ki kişi siz olduğunuz için rahatsız olmaya başlarsınız, belki cesaretiniz kırılır, belki konuşma yapacağınız konuyu unutursunuz, belki dikkatiniz dağılır.

Yeni tanıştığımız biriyle sohbete başlarken; parfüm kokusunu algılayan burnumuz, ses dalgalarını süzen kulaklarımız, kıyafet, aksesuar, mimik ve hareketlerini gözlemleyen gözlerimiz; beynimize sinyaller yollar. Beynimiz, hem bizi karşımızda ki insanla iletişim halinde tutarken, hem de topladığı bu kanıtlar sayesinde etkin analiz yaparak, nasıl davranmamız gerektiğini düşünmemize sebep olacaktır. Biz de, karşımızda ki insan hakkında nasıl davranacağımızı, ve iletişimimizin nasıl olacağını kestiririz. Düşüncelerimizi, ilk açığa çıkaran kaynak ise, gözlerimizdir. Düşünce yoluyla oluşturduğumuz enerji, gözlerimizle dışarıya dağılır. Çevreye yaydığımız bu enerji karşımızda ki insanın bize karşı davranışlarını dahi etkiler. Atalarımızın “gözler kalbin aynasıdır” “dil sussa da gözler konuşur” gibi dediği atasözleri, aslında birçok şeyi açıklamaktadır.

Yürümeye başlayan bir çocuğun, hemen hastalık geçirmesi,

Yeni evlenmiş bir çiftin, küçük bir sebepten kavga etmesi,

Çok beğendiğiniz bir yemek takımının, bir anda elinizden kayıp düşmesi,

Yeni insanlarla tanıştığınız vakit yaşadığınız şiddetli baş ağrıları…

Bunların hiç biri tesadüf değildir.

Peki ya halk arasında “kem göz” veya “nazar” dediğimiz bu para-psikolojik veya pisko-kinezi olaylarından nasıl kendimizi koruyabiliriz?

Tarihte bir çok medeniyet, kendi kültürlerine has koruma yöntemi geliştirmiştir.

Mesela Asurlular manevi koruyucu kalkan olarak gördükleri madeni paraları üzerinde taşırlardı.

Hıristiyanlar, kutsal kabul ettikleri kilise çanlarını çalar ve dini günlerinde erittikleri mumların parçalarıyla kolye yapardı.

Cahiliye dönemi Arapları, bazı kutsal boncuk ve taşlardan kolye ve bileklik yapardı.

Ve biz, yani Türkler; at nalı, keçi boynuzu gibi materyalleri evimizin kapısına asardık veya nazar boncukları kullanırdık. Kimi inanışa göre, nazar boncuğunun rengi ve deseni, etrafta ki “kem göz” diye adlandırdığımız negatif enerjiyi çekmekte ve evden uzaklaştırmaktadır. Yoksa siz de evinizde nazar boncuğu taşıyor musunuz? Mesela yeni aldığınız bir arabaya asmış mıydınız?

Bugün henüz bilimsel olarak laboratuarlarda, psiko-kinezi olarak isimlendirilen “nazar” üzerine, deneysel yapılmamıştır. Ama psikoloji üzerine araştırma yapanların hepsi, psiko-kinezinin akla ve mantığa uygun olduğunu kabul etmişlerdir.

          Bu konu üzerine büyük ispatlarda bulunmuş Dr. Sitkovsky’nin bahsettiği gibi, psiko-kinezi alanında, diğer insanlardan daha güçlü enerji yayan insanlar vardır. Bu insanlar, karşısında ki insanın gözlerinden çıkan enerjinin boyutunu ve gücünü anlayarak, o insanın ne düşündüğünü hissedebilirler. Hatta kendi düşünce güçleri ile, insanların düşüncelerine hakim olabilirler. Belki çok iyileri, Telkin yöntemi ile, o insanları kukla gibi kullanabilirler. Yoksa Sherlock Holmes dizisinde izlediğimiz ana karakter, böyle birimiydi?

         Bu kadar konuştuktan sonra, arkaya dönüp baktığımızda son olarak söylemek isterim ki;

         İnsanın düşünce sistemi, canlı veya cansız fark etmeksizin bir varlığa konsantre olması sonucu, bir elektrik akımına dönüşmektedir. Kıskançlık, çekememezlik, aşırı beğenme, kin, düşmanlık gibi olguların da etkisiyle, düşünülen şey, hedefte ki varlığa daha etkili bir elektrik akımı uygular. Veya tam tersi düşünelim, sevgi, sadakat, hoşlanma, hayranlık gibi duygular düşünerek baktığımız biri, aynı oranda mutlu olmaktadır. Benim sizlere nacizane tavsiyem, sevdiğiniz insanlara, annenize, babanıza, eşinize, çocuğunuza, hep sevgi ile bakın, hayranlıkla bakın. Bu sayede onları mutlu etmiş olacaksınız.

Doğada İp Bağlamanın Önemi

Öncelikle herkesin doğada yaşam mücadelesini nasıl verebileceğini öğrenmesi lazımdır. Çünkü biz ne kadar kabul etmesek da bilmemiz gereken bir kural vardır. Güçlü olan doğada hayatta kalır. Çünkü doğa, şehrin sunduğu imkanları ve fırsatları bize sunmaz her zaman. Doğanın kendi kanunu, kendi kuralları, kendi yöntemleri ve bunu bilenler için kendi fırsatları vardır. Doğanın kanununa ve yöntemlerine göre hareket eden insanlar, yaşam mücadelesinden zaferle çıkar. Unutmamak gerekir ki Doğada güçlü olmak, psikolojik, mental ve fiziksel olarak tam donanımlı ve tecrübeli olmayı gerektirir. Doğal yaşam mücadelesini öğrenme niyetinde olan insanların ilk önce bilmesi gereken şeylerden biri de ip bağlama teknikleridir. Çünkü doğada bize bir çok fırsatları açacak önemli bir kapı; iptir. ısırgan otunun gövdesinden yapılmış, ya da bir kayın ağacının kabuğundan sıyrılmış, hatta bir sarmaşığın gövdesinden ayarlanmış bir ip; bize avlanmayı, önümüze çıkan bir engeli aşmayı, tırmanmayı ve önemli görebileceğimiz bir çok fırsatı sunmaktadır.

Eğer bir gün dağda kendinize yeni fırsatlar sunma imkanı için; çıkacağınız bir kamp macerasında yanınıza ip alma fırsatınız olursa şayet, denemeniz gereken ip paraşüt halatlarıdır. Çünkü bir paraşüt halatı, kendi içerisinde bir çok çeşitli ipe dönüşebilir. paraşüt halatını, kılıfından çıkarttığınız zaman, içinden 3 adet ip çıkacaktır. birbirine sarmalanmış şekilde olan bu 3 ipi ayrı ayrı ayırdığınız zaman her birinden 3 adet ip daha çıkacaktır. ve onları da birbirinden ayırdığınız zaman yine 3 adet ip çıkacaktır. yani 10 metrelik bir paraşüt halatından 270 metrelik bir ip elde edebilir, bununla balık tutma, kapan kurma ve çeşitli av teknikleri uygulayabilirsiniz.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın